geçen gün (geçen gün dediğime bakmayın siz, baya oluyor), arkadaşımla damadı öpebilirsin'e gittik. filmden herangi bi beklentim yoktu açıkçası, belki biraz gülerim diye ummuştum. aslına bakarsanız biraz güldüm de. bikaç komik sahnesi yok değildi. ama benim bahsedeceğim olay komik kısmıyla ilgili değil pek. o yüzden filmi anlatmam gerek sanırım biraz. ya da siz filmde iki kanka olan chuck ve larry'nin gay taklidi yaparak evlendiğini ve jessica biel'in de onların avukatı rolünde olduğunu bilin, yeter. hmm, chuck çapkın bir arkadaşımız ve tahmin edebileceğiniz gibi jessica'dan hoşlanmakta bi de, bunu da bilin. filmde bizim saf avukat kızımız, chuck'ın gay olduğunu düşündüğünden onun yanında gayet rahat davranıyor, işte soyunuyor ediyor. bi şekilde chuck'ın aklını başından alıyor. yalnız filmde şöyle bir sahne var: jessica ve chuck evdeler, şarap içiyorlar, dertleşiyorlar. jessica'nın biraz morali bozuk. sonra jessica bi anda yatağa atlıyor ve: 'benim moralimi neyin düzelteceğini biliyorum: ayak masajı!' diyor ve ekliyor: 'hadi chuck(burayı uzatarak söylüyor), sen benim en iyi arkadaşımsın...' burda izninizle jessica biel'e seslenmek istiyorum: sevgili jessica, ne ben ne de başka kızlar senin o masum tavırlarını yemedik. şahsen ben hiç bi kız arkadaşıma ayak masajı yaptırmadım bugüne kadar! aslına bakarsan hiç bi erkek arkadaş ıma da yaptırmadım. yaptırırsam da hepiniz emin olabilirsiniz ki, artniyetliyimdir. ayak masajının ne olduğunu hepimiz biliyoruz zira. hele 'bana bi erkeği nasıl baştan çıkaracağımı ögret, sen bana yap, ben sana yapayım, oluyor mu' kısmında sen chuck'ın kulak memesiyle oynarken hepimizin içimizden sana aynı şeyi söyledine eminim. ayrıca, chuck'ı baştan çıkarıp onunla öpüştükten sonra bi anda larry'yi hatırlayıp ağlamanı falan da yemedik. gay bi adamın bile senden etkilenmiş olmasını egonu şişirmekte kullanıp sonra da film boyunca herkesin kafasında sanki içinde bi parçacık bile artniyet yokmuşçasına masum kız imajı çizmeni ve filmin sonunda da chuck'a sanki sen haklıymışsın gibi naz yapmanı da kınıyorum. ve de söylemeliyim ki, ben de arkadaşım da filmden daha komik ve eğlenceliyiz. film boyunca, filmden çok onun türlü türlü şirinliklerine güldüm. kimseye tavsiye falan da etmiyorum, gitmeyin hatta! zamanınıza yazık.
toplumun değer yargılarını ciddiye almadan hayatını kendi inandığı değerler doğrultusunda sürdüren kadınları tanımlamak için, toplum değer yargılarının kölesi olmuş ve koskoca bir hayatı boşa harcamış kişiler tarafından yapıştırılan sıfat.
şimdi efendim, yıllardır gerek benim için gerekse çevremdeki hatun kişiler için olur olmaz kişilerin olur olmaz yerlerde söylediği bi hitap şekli bu aynı zamanda, bu sebepledir ki; bu tanıma sahip olmak istemeyen genç hanım kızlarımıza bikaç tavsiyede bulunmak istiyorum.
eğer siz de adınızın, amca ve teyzeleriniz tarafından orospunun teki olarak anılmasını istemiyorsanız:
1) sakın ola ki dışarıda gülmeyin. gülmek çok ayıp bir eylemdir zira. eğer çok komik bişi olursa gülümseyebilirsiniz. 2) sadece gülmemekle kalmayın, gülen arkadaşlarınızı da uyarın. eğer hala gülmeye devam ederlerse de, onlarla ilişkinizi bitirin! 3) sakız çiğnemeyin. oldu ki canınız çekti ya da sakız çiğnemeyi 1 çok seven bir insansınız, bu durumda size ağzınızı küçük küçük hareket ettirmenizi öneririm. hatta ayna karşısında çalışın, eğer çabuk öğrenen biriyseniz ağzınızda sakız yokmuş izlenimi bile verebilirsiniz kısa bir süre sonra! çok şahane; değil mi? 4) dövme yaptırmayın, çünkü dövmeli hatunlar önüne gelene verir 1. bu istisnasız böyledir, sakın onlardan biri olmayın. iyi bir aile kızı olduğunuz aklınızdan çıkmasın. 5) piercing yaptırmayın, çünkü piercing takan hatunlar da verir 1. 6) içki içmeyin, çünkü içki tüm kötülüklerin anasıdır, allah korusun kendinizi kaybedip vermenize 1 sebep olabilir. siz iyi aile kızı 'sınız, unuttunuz mu? günde bi kadeh şarap yararlı diyorsanız da, onun da hapı çıktı artık, alır içersiniz. 7) yolda yürürken kendinizden emin görünmeyin ve insanlara gülümser şekilde bakmayın, ama aynı zamanda somurtmayın 1 da. yapmanız gereken, biraz pısırık görünüp içi boş bakışların sebep olduğu anlamsız bir ifadeyle dolaşmak. aksi takdirde, insanlar hayattan beklentileriniz ve hayata bakışınızla ilgili şüpheye düşeceklerdir. oysa ki, biz bunun olmasını hiç istemeyiz değil mi? 8) akşamları dışarı çıkmayın, başınıza türlü felaketler gelebilir; ayrıca kötü kız lar (dövmeli ve piercingli olanlar mesela) aklınıza girebilir maazallah. 9) çok sosyal olmayın, okuldaki arkadaşlarınız yeter işte, daha ne? 10) lisedeyseniz, okul eteğiniz diz altından kısa olmasın. değilseniz, mümkünse etek giymeyiniz, giyerseniz de yine aynı şekilde diziniz sakın görünmesin. çünkü bacağınızın fazladan görünen 10cmlik kısmı, mastürbasyon malzemesi olmanıza sebep olabilir.ve bu durumda, küçük yaştan beri çocuklarını cinsel baskıya maruz bırakan ebeveynler ya da sizin gayet masumca giydiğiniz kıyafetlerinizden tahrik olan abazan lar değil, siz sorumlusunuzdur. dişi kuyruk sallamasa.. misali. 11) saçınızı boyatmayın, boyatacaksanız da dikkat çekici bir renk seçmeyin. artık sıradan bir renk olan kızıl bile tahrik edici bir unsur dur. zaten siz dikkat çekmemelisiz, unutmayın. 12) dikkat çekici tüm davranışlardan uzak durun. örneğin, sokakta ağlamayın da. çünkü insanlar verdiğiniz 1 için ağladığınızı düşüneceklerdir muhtemelen. ağlarsanız da, iç çeke çeke ve de mümkünse 'anne' diye sayıklayarak ağlayın. ve kesinlikle ama kesinlikle 1 yanınızda kötü kız biri bulunmasın. 13) son ve en önemlisi, sakın sev-iş me yin. gerekirse, sevişmemek için savaş a bilirsiniz, makbuldür. kendinizi kocanıza 1 saklayın. hadi oldu da, nefsinize hakim olamadınız (burda kulame mememizi asıltarak mujk yapıp tahtaya vuruyoruz, allah korusun anlamında) , bir kereliğine şeytana uydunuz diyelim, doktora gidin, açın bacaklarınızı, dikiversinler. sonra da tövbe edin, aman ha yapmayın bir daha öyle şey.
tüm bu kurallara uyuyorsanız, tebrikler, orospunun teki olmaktan kurtuldunuz demektir! artık huzurlu bir yaşama sahipsiniz, ne mutlu size!..
2 yorum var - 12 Ağustos 2007 12:08
Geçen gün kuzenimde kaldım kocasının trakyada olması sebebiyle. Dilek abla da geldi 4 yaşındaki kızıyla. Kızı her 4 yaşındaki çocuk gibi biraz mızmız, ama aynı zamanda da çok sevimliydi. her neyse, bizim amacımız onu erkenden uyutup şarap içip dedikodu yapmaktı bütün gece. Saat 10 sularında pelin'i yatırdık, ama masal anlatılmadan uyuyamazmış hanımefendi! Cinderella'yı yanında getirmiş Dilek abla; aldık kitabı Pelinle, odaya gittik. Defalarca okunmuş daha önce bu kitap Pelin'e, ezbere biliyormuş, ama çok seviyormuş, hiç bıkmıyormuş yine de. Neyse başladım okumaya.. Küçükken hiç farketmemiştim, lan o ne saçma hikayeymiş! Şimdi bi kere Cinderella yani bizim Kül kedisi, dünyanın en iyi kadınının kızı, yani annesi dünyanın en iyi insanı.(tuhaf oldu öbür türlü söyleyince) Daha sonra annesi ölüyor ve çok soylu olan babası bi başka kadınla evleniyor. Bu kıza yapmadıkları işkence kalmıyor üvey annesi ve kız kardeşleri tarafından. 'Bulaşıkları ve merdivenleri yıkıyor, üvey annesi ve üvey kardeşlerinin odalarını temizliyormuş. Kız kardeşleri, oldukça lüks döşenmiş geniş odalarda kalırken o evin tavan arasında pis bir döşeğin üzerinde uyuyormuş. Zavallı kız, bütün bunlara sabırla katlanıyor ve babasına şikâyet bile etmiyormuş. ' deniyor kitapta. Bi de hikayenin başında çok iyi deniyor Cinderella için, yani alttan alttan iyiliğin enayilik olduğu mesajı veriliyor resmen! Bi de sonra deniyor ki, Cinderella'nın babası kızının bu durumunu görmüyormuş bile, çünkü karısından çok korkuyormuş. E hani soyluydu bu adam, koskoca adam -hem de soylu- hem çirkin hem şişman hem cadaloz bi kadınla evleniyor, sonra da korkusundan gözü bir şey görmüyor. Nerde kaldı soyluluk? Atsın kapı dışarıya... Hem nasıl bi aile ilişkisidir de bu, kızının nerde yattığını bilmez? Hiç mi halini hatrını sormuyor bu kızın, ne biçim baba bu demez mi insan? Cinderella da bildiğin salakmış yani,tutsun kolundan babasını, konuşsun; neyse.. Hikayenin devamı da bi o kadar saçma: Cinderella baloya gidiyor. Sonra apar topar eve dönüyor falan, kız kardeşleri balodan dönünce Cinderella'ya diyorlar ki: 'Baloya gelmeliydin de görmeliydin. Prenseslerin en güzeli geldi oraya, bu kadar güzelini hiç kimse görmemiştir şimdiye kadar. Prens de çok etkilendi ondan bütün gece sadece onunla dans etti.' Şimdi bi kere, nasıl oluyor da bu prensesin yüzüne bakmıyor kız kardeşleri. Peri cinderellanın yüzünü de mi değiştirdi? Ya da çok makyaj yaptı da mı tanıyamadılar? Çok makyaj yaptıysa neden yaptı, bu kız aslında çirkin de bizi mi kandırıyorlar? Sonra şu meşhur ayakkabı kısmı... Bi ayakkabıya umut bağlamak da nedir, niye kimse yüzünden tanımıyor bu kızı? Kimse yüzüne bakmadıysa o kadar güzel olduğuna nasıl karar vermişler? Prensin ayak fetişi mi var? Cinderella'nın ayagı bu kadar cins mi de bi tek ona oluyor ayakkabı? Öyle bi ayak olabilir mi, mümkün mü? Ben hikayeyi okumayı kafamda bu sorular yankılanırken bitirdim sonunda. O sırada baktım ki, Pelin'in uyumakla ilgisi yok, gözleri apaçık beni dinliyor. En sonunda dedi ki: 'ıymm..mmm..ayf..Yeşer ablaaa, çok güzeğğlll yaaaaa...ayhh..' O anda beynimden vurulmuşa döndüm tabii, kaldırdım Pelin'i oturttum karşıma, dedim ki: 'Hikayenin devamında neler oluyor biliyor musun?' Merakla ' Noluyooooğğğ??' diye sordu. 'Bak Pelin'cim, hayatın boyunca dinleyeceğin bütün masallar, izleyeceğin nerdeyse bütün romantik filmler mutlu sonla bitecek. Mutlu son dediğim evlilik yani, evlilik olmasa da yakışıklı prensle prenses kavuşacak birbirine son sayfada. Düşün bakalım; bissürü masal dinliyorsun, hiç hatırlıyor musun devamını anlatan?' 'ı ıh..' 'Yok çünkü. Devamını anlatayım sana: Prensle Cinderella evleniyor. Cinderella şatoya taşınıyor. Sonra kraliçenin yani annesinin sözünden çıkamayan Prens, Cinderellayı çıldırtıyor. Gün geçtikçe daha az seks yapmaya başlıyorlar. Sonra Cinderella evliliklerini kurtarmak amacıyla doğum kontrol haplarını kullanmıyor ve hamile kalıp, kazara olmuş gibi davranıyor. Çocuk olduktan sonra Cinderella uzun süre aldığı kiloları veremiyor, göbeği çıkıyor, göğüsleri sarkıyor bebeği emzirmekten, yüzü ve ayakları şişiyor. Ayaklarının şişmesi son nokta oluyor zaten Prens için; hatırlarsan Prens'in ayak fetişi vardı. Sonra zamanla Prens sık sık ava çıkmaya başlıyor, uzun süre gelmiyor falan. Sonra da anlaşılıyor ki, Prens komşu ülkenin prensesiyle kırıştırıyor! Cinderella bunu öğrendiği zaman çok mutsuz oluyor, ama çocuğu olduğu için kaçıp gidemiyor. Bu sefer o da güzelleşmeye çalışıyor, kilo veriyor. Evet eskisi gibi olmasa da güzelleşiyor; sonuçta eskisi kadar genç değil artık, öyle olamaz. Ama bu sefer de Prens daha genç kızlarla aldatmaya başıyor Cinderella'yı. Cinderella da kendini kadın gibi hissedebilmek için, ona kendini iyi hissettiren şatonun bahçıvanıyla aldatıyor Prensi. Bu olanların farkında olarak büyüyen çocuk da ilerde çok sinirli, sorunlu biri oluyor ve karısı olan Pamuk Prenses'i 'Sen kimbilir o 7 tane cüceyle birlikteyken ne haltlar yedin?' diye her gün dövüyor. Daha bitmedi... Anlatmaya devam ediyordum ki, Pelin çığlık çığlığa ağlamaya başladı. Dilek ablayla kuzenim koşarak odaya geldiler. Pelin yatağın altına saklandı: 'Bana yalan söylemişsiniss, sindirellağ hiç mutlu olmuyoğğmuş, böğğüüüüüğğğ öğğğğğyhhh' diye ağlıyordu. Zorla sakinleştirdik Pelin'i, ağlarken uyuyakaldı da sayılabilir aslında. Salona gittik, kızdılar bana, ne anlattığımı sordular. Anlattım onlara da. Öyle şeyler anlatılır mıymış hiç küçücük çocuğa?! İyi de böyle şeyler anlatıldığı için bu hale gelmiyor muyuz zaten? Asıl öyle şeyler anlatılır mı hiç? Ama farkında değiliz. Dinleyerek büyüdüğümüz masallara bi bakın: Pamuk Prenses, Cinderella, Rapunzel, Uyuyan Güzel... Hepsi bi erkeği kapmakla ilgili. Daha küçücükken beynimiz yıkanıyor resmen! Sonra hayatımızın sonuna kadar 'Nerde yanlış yaptık?' diye düşünüp dururken bi taraftan da selülit kremlerine servet harcıyoruz. Baktık birbirimize, iç geçirdik, bi süre sustuk. Sonra Dilek abla 'Bundan sonra Sex and The City' izleticem ona.' dedi. Güldük. Sonra da seçimlerden konuşmaya başladık...
5 yorum var - 11 Ağustos 2007 15:32
Zamanın işleyişinin dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar şeklinde uzayıp gitmesi cok garip gelmiyor mu size de? Resmi düzenin yolunda gitmesi dışında pek anlamları da yok sanki...Ben mesela, hiç denk gelmedim tam 1 dakika gibi geçen 1 dakikaya ya da tam 1 saat oldugunu hissettiğim 1 saate. Size de olmamıştır eminim şöyle bir şey: 'Evet tam 45 dakika geçmiş olmalı' ya da 'geçti.' Böyle değil aslında tam olarak da, ama neyse... Zaman birimlerden çok bir his sanki. Geçip geçmemesi sana bağlı, yani sana dediğim hislerine. Bugünün cok zor geçtiğini hissediyorum mesela ben, ama saat 19:11 olmuş bile. Çoğunun gitmiş olması kalanının da çabuk geçebileceği hatta geçebileceği hissini dahi uyandırmıyor bende. 1-2 tane film izlesem 3-4 saati geçirebilirim diye plan yapıyorum şu an. Çünkü yarın gelsin istiyorum, çünkü umutluyum: Yarın bugünden daha az kötü bir gün olabilir. Zamanın geçmemesini dilerken bir taraftan da içten içe çabuk çabuk geçmesini istiyor olmamızın sebebi de umut sanırım. Şimdi düşündüm de mutluyken içten içe acı cekmek istiyor olmamız gibi bu da. Bizi asıl iyi hissettiren daha iyisi olabileceğini düşünmek, buna inanmak demek ki. Baksanıza halimize, bu kadar endeksli yaşadığımız bir şeyle bu kadar alakasız olmamız başka türlü açıklanamaz yoksa. Ya da belki hiç birimiz sevmiyoruz da aslında hayat'ı, bir an önce bitsin istiyoruz o yüzden.Ben şahsen sevmiyorum bu fikri hiç, olsa olsa yapmak istediklerimizi yapmaya cesaretsizliğimizden doğan tembellik sebep oluyordur buna diyorum. Bilmiyorum ki kendimi mi kandırıyorum? Ya da kimbilir, zora gelince kaçıyoruzdur yine. Zaman nasıl olsa geçecek ve zaman geçtiğinde her şey de geçip gitmiş olacak. Sonsuza kadar bugün kalamaz ya, 'bugün' ne kadar uzun olsa da sonuçta. Zaman değil mi zaten her şeyi bu kadar gelip geçici yapan? 'Yaşasın zaman!' diyoruz bu zamanlarda da. Belki de bu yüzden her pazartesi cuma, her cuma cumartesi, her pazar da bir sonraki cuma olsun istiyoruz. Sonra tatillerde mesela, sene içindeki hedeflerimizi belirleyip sene içinde olmak istiyoruz çok şey başarmak için. Sene içinde de büyük ihtimalle başlamamış ya da yorulmuş olduğumuzdan ya da başka başka birçok sebepten sonraki gün/hafta/ay olsun istiyoruz. Ben de yapıyorum bunu çokça. Zaman kaybı olduğunu düşündüğüm için uyumayı sevmeyen ve mümkün olduğu kadar az uyumaya çalışan ben, bazen gözlerimi kapatıp sonra açtığımda günlerin geçmiş olmasını ve çok şeyin ya da kendimin değişmiş olmasını dilerken buluveriyorum kendimi. Ya da kışın pazartesileri mesela, ertesi gün olsun istiyorum çünkü salılarım boş. Salı günleri de çarsambaları güzeldir diye çarsamba olsun istiyorum. Sonra cuma olsun demeye başlıyorum; çünkü cuma güzel bir gün ertesi günün cumartesi olması sebebiyle. Ama cuma günleri okula gittiğim için cumartesi daha güzel bir gün gibi geliyor bazen. Sonra da cumartesiden sonra pazarın olduğunu ve pazar da bana pazartesiyi hatırlattığı için cumartesiyi o kadar da sevmediğimi, hatta her cumartesi geldiğinde -eger o cumartesim çok şahane geçmemişse özellikle- farkında olmadan bir sonraki cumartesiyi beklemeye başladığımı farkediyorum. Yani koskoca bir haftayı farkında olmadan hiçe sayıyorum. Sonra yine... O değil de sanırım cuma en güzel gün yine de cumartesiyi beklemenin heyecanına sahip diye.
|
|